Yüreği derya deniz.. -48
![]() |
| Derya'mın gönül deryasından.. http://www.deryavar.com/anasayfa.html |
Yaz bitti.
Her şey güzeldi.
Daha doğrusu memlekete gitme bölümü çok güzeldi.
Anama doydum, köylü kızı oldum.
Tulumba çekmeyi, eşeğe binmeyi, mercimek yolmayı, tezek toplamayı, bastırık açmayı, koşan koşmayı, at arabası sürmeyi... ya öğrendim, ya sadece gördüm ya da bundan sonraki yaz tatillerinde öğrenebilmek, yapabilmek umudunu gönlüme ektim..
Özüm de vardı, kile çamura bulanmak, tozu toprağı yutmak, yeşili sarıyı kucaklamak..
Ben bir köylü kızıydım.
Şehir hayatı giyimimi, konuşmamı, oynadığım oyunları, yediğimi, içtiğimi değiştirmiş olsa da; ben bir köylü kızıydım. Ve sürekli yaşamadığım bu hayat çok cazip geliyordu küçük yüreğime..
Yaz bitti, kâh İzmir'de, kâh köyümde.. Okullar açılmasına yakın döndüğüm evimde sonbahar hazırlıkları başlamıştı bile..
Annem; Kamil babamın beni bırakmaya gelirken getirdiği: köy bulgurunu, esmer buğday ununu, peynir ve tereyağını, küpteki koyun yoğurdunu, mercimek, fasulye, nohut, toz kimyon, kavurma, toz şeker, alıç, pekmez, tahin, çemen, yufka ekmek gibi birçok şeyi tel dolabımıza (buzdolabımızı '1970-71' yazında almış mıydık yoksa 1972 yılında mı aldık tam hatırlayamadım) ve üst kata çıktığımız merdivenlerin kıvrım bölümündeki yüklük veya kiler olarak kullandığımız taş sekiye yerleştirdi.
Ah güzel Saadet anam, Kamil babam. Belki kendileri bile bu kadar bol yiyemez iken çuval çuval erzak getirdiler bizim eve. Çocuğumuz yesin. Yengem iyi davransın, Behire iyi davransın diye. Naim babamdan (büyük dayım) endişeleri yoktu ama annemden ve ablamdan bana davranışları konusunda kuşkuları vardı biliyorum..
Erzaklar bol iken annem birçok kış hazırlığında bunları kullandı. Reçeller yaptı mesela. Tarhanalar, erişteler..
***
*Okullar açılmadan, Vecdi'ler tatilden dönmeden ahretliğimi ziyaret edeyim dedim..
Kapıda; Şadiye hanım teyze ve elini sıkı sıkı tuttuğu kömür gözlü güzel torunu Derya..
Şu fotoğrafa iyi bakın. Asil bir duruş, şık bir saç. İşte Şadiye hanım teyzem de böyle idi. Bu saç modelinin aynısı gümüş rengi almış kısa kır saçlarına çok yakışıyordu. Onu ne zaman hatırlasam gördüğüm en şık orta yaşlı hanım derdim.
Ablamın düğünündeki bu beyaz saçlı hanıma her baktığımda, Şadiye hanım teyzem galiba diyorum. Çok emin değilim. Gözlerimin önündeki görüntü az biraz daha farklı. Bazen her insan fotoğrafında bire bir benzemiyor kendine..
Şadiye hanım teyzemin saçları dışında beni etkileyen iki şey daha var hatıralarımda. Biri dışarı çıkarken sürmeyi asla ihmal etmediği ve dudaklarına çok yakışan kıpkırmızı ruju ile şık tayyörleriydi. Özellikle lacivert tayyörü. İçine giydiği beyaz bluz ve boynundaki kırmızı, lacivert puanlı ipekten eşarp fuları.
Eylül başının tatlı sıcağı çökmeden torununu da alıp bize gelmişti Şadiye hanım teyzem. Fahri ve Derya'ya ayrı bir düşkündü. Belki de küçük oğlu Orhan bir türlü evlenip yuva kurmadığından, Vecdi ve onun çocukları yavaş yavaş yaşlılığa doğru yol almaya başladığı bu yıllarda bir meşgale, bir ilk ve son torunlar daha başka sevilir tanımlamasının ispatı gibiydi. Nesrin ve Nermin'in en büyük abisi Reha ve Melih'i (Reha'dan eminim ama Melih ismini yanlış hatırlıyorum gibi geliyor ama neyse, bir gün sorarım Derya'ya) ilk torunları olduğu için nasıl çok seviyorsa, Derya ve Fahri'yi de, son torunları olarak görüp ayrı bir seviyordu. Tabii bu durumdan Nermin-Nesrin kardeşler şikayetçiydi. Büyükannem bizi yeterince sevmiyor, onun göz bebekleri abilerimiz (anne ayrı abiler) ve amcamın çocukları diye..
Şadiye hanım teyzemin yerinde ben olaydım; bende Derya ve Fahriyi çok severdim. Çok asil yetiştirilen, çok uslu, çok naif, çok da güzel çocuklardı. Fahri'nin burnunun üstündeki çilleri, kaymak gibi beyaz teni, usluluğu ve aldığı sanatsal eğitimler herkesin ona hayran kalmasına neden oluyordu.
Derya!, o başlı başına taş bebek. Öyle tatlıydı ki. Öyle uslu, öyle iyi kalpli, öyle sessiz..
Babaannesi ile sık sık gelirlerdi. Benim en hayran olduğum arkadaşımdı. Yaşıttık Derya ile. O da benim gibi 2'ye geçmişti. Ne Havanım teyzenin Nermin'i ne de Gülseren ablanın Nermin'i gibi benden büyüktü, ne Nesrin gibi mızmız, ne diğer komşuların çocukları (Ayla, Fatih, Ayhan..vs) gibi yaramaz. O çok uslu bir çocuktu. Bakışları bilmiş bilmiş(zeki çocuk bakışı) göz çukurlarında etrafa bakarken, yuvarlak camlı gözlüklerine hep imrenmiştim. Benim de olsa diye. Çünkü Derya onlarla daha güzel gördüğünü söylerdi..
Benim 3-3,5 yaşında İzmir'e geldiğim günden beri bir tek plastik bebeğim vardı. Sıkı sıkı sarıldığım, kendimi ona ana yaptığım, kâh arkadaşım, kâh sırdaşım: taş bebeğim. Derya'nın evinde nice güzel bebekleri ve oyuncakları olmasına karşın, getirmezdi bize. Benim bebeğim ile oynardık, benim bebeğimi ayağımızda sallardık. Bazen elinde ki mendilden tavuk yapardık bir tavuğu sallardık, bir naylon bebeği.. Hiç kavga etmezdik. Benim uyumluluğumdan mı?. Yoo!. Derya'mın asaletinden. Annem ile onun büyükannesi sohbet ederken hiç çıt çıkarmazdık. Usul usul, uslu uslu oynardık. Öğlen olmuşsa yemeğimizi yer öğle uykusuna yatardık. Akşam üzeri annem ona alışkın olduğu üzere sadeyağ-reçel ekmek sürerdi, bana da salça ekmek. Onun ekmeğinden canım çekerdi. Ama annem bana yağ reçel ekmek yapmazdı. Kim bilir yağ ve reçel daha kıymetliydi herhalde. Reçel, misafir çocuklarına, evlatlıklara naneli salça ekmek..
Benim gözüm kalırdı, acaba yağ-reçel ekmeğin tadı nasıldı?..
Derya:
*kapının önünde oturup yiyelim mi? dedi.
*olur, ama annem kızmasın, sen izin al.
Derya izin aldı, kapının önüne çıktık. Ona küçük minder koydum, ben eşiğe oturdum. Uslu uslu ekmeğimizi yemeye başladık.
*benimkinden ister misin?.
*isterim ama :(
*al bir kere ısır.
*sen de benimkinden ısır:)
O benimkinden ısırdı, ben onunkinden. Onun ağzının kenarı salça oldu, benim ağzıma reçel tadı doldu.
*ziftin pekini yiyesice, kandırdın mı çocuğu?. O misafir!.
Zaten bir ısırıktı topu topu, onu da yutamadım. Yutacağıma ağzımdaki lokmayı, korkudan çıkarıp çöpe attım.
Biz hiç reçel yemez miydik, kahvaltıda?. Yerdik. Yağ?. Bak onu yemezdik. Ekmeğe sürmezdik. Sadece yemeğe konurdu sadeyağ. Margarini ise hiç bilmezdik. Zeytinyağının içine kekik döker, limon sıkar, ekmek banardık. Peynir zeytin ise çok kıymetliydi.
En az 3 lokmana katık edeceksin zeytini derdi annem. Reçelin suyuna az ban, tanelerini bitirme, yağa değdir çek ekmeğini. Peyniri zaten kış aylarında sobanın içine maşa sokar kızartırsam yiyebiliyordum. Böyle sobaların olmadığı zamanda peynire el sürmezdim. Yumurta?. O nasıl bişey ki?.
Yağ-reçel ekmeğin tadını merak ederdim. Çocukluk işte.
Komşu kadınlar, camdan cama seslenirdi akşam üzeri:
*Komşuuu!. Huu. Çayım taze, çocuklara da yağ-reçel ekmek yaptım. İn kapıya da akşam sefası yapalım..
*Evladım koşma, terleyeceksin, sonra soğuk su içiyorsun, hasta oluyorsun. Gel bak yanıma, yağ ekmek yaptım sana..
Bence o ekmeğin tadı değildi merak ettiğim. Ne mahalledeki çocuklar, ne de Derya yerken. Asıl merak ettiğim, annelerin bunu çocuklarına nasıl oluyor da söylenmeden hazırlayıp yedirdikleri. Benim annem niye öyle değil ki?.
*üzülme dedi, Derya'm. Bir lokma sakladım sana.
Ama benim çoktan iştahım kaçmıştı arkadaşım..
Not: Bu gün hâla çok güzelmişsin. Sevgili Google'dan aradım buldum seni. Fotoğraflarına baktım, sana hayran kaldım. Sonra tablolarını gördüm. Şahane tablolar yapan bir sanatçı olmuşsun. Eee çocukluğundan belliydi, hani derler ya 'Olacak çocuk, çekirdeğinden bellidir'. İçim bir tuaf oldu.. geçmişten bir iz, nereden hatırlayacak ki? beni diye düşündüm. Şu satırlarda yazdığım kişiler unutmuştur bile beni. Ama ben unutmadım hiç birinizi..
Birgün Yine bir gün maillerimin arasında ben seni bildim, babaannesinin elinden tutup onun ahretliğine ziyarete gitmeyi çok seven çocuğu hatırladın mı? bil bakalım ben kimim mesajını görünce çok mutlu oldum. Birkaç isim saydım biri de sendin Derya'm. Çocukluk günlerimden, acı-tatlı hatıralarımdan tatlı bir esinti bıraktın gönlüme. Blog dünyasında değilsin, galiba tesadüfen rastladın yazılarıma. Rastladığın için teşekkür ederim. Beni bulduğun için teşekkür ederim. Daha sonra tekrar yazıp halimi hatırımı sorduğun için teşekkür ederim..
Gurur duydum seninle..
Sevgili Derya'm...



.jpg)




.jpg)