30 Ekim 2012

GECE'ye YAĞMUR DEĞDİ...


YAĞMUR'un GECE YÜZÜ..
KAR'ın
RÜZGAR'ın
SEVME'nin..

 GECE'nin EN GÜZEL YÜZÜ..


Dripta Roy/London


Hayat'mı bize bir yol çizdi, yoksa biz mi Hayat'a yollar çizdik, bilmem ki..

Dümdüz, pürüzsüz bir yola; hayat çizmek kolay ve güzel. Zor olan ilerleyen bir hayata yeni yollar çizebilmek.. Yeni kararlar verebilmek. Verdiğin kararlarda güvenle yürümek hatta koşabilmek..

Geceye yağmur değdi..
Gece de, bu yağmuru çok sevdi.

Çisil çisil, pıtır pıtır yağan yağmur; kah Londra'da, kah Ankara'da, İstanbul'da. Neşeyle coşkuyla hayatları şenlendirdi..Damlacıklar sevginin oluğunda birleşti.

Bir sokak lambasının dibinde önce yağmurun,  sonra bembeyaz kar tanelerinin eşliğinde, gecenin en güzel yüzü bir kez daha aydınlandı.

Hayat mı bu yolu çizdi, yoksa bu hayatların yolu zaten belli miydi?. Bilmem..

Bildiğim gördüğüm; yağmur geceye değdi, gece de yağmurla daha bir güzelleşti, özelleşti.

İkisi bir oldu, gönül oluğunda şiddetlendi..

29 Ekim 2012

O; HEPİMİZE EMANET ETTİ, BU CUMHURİYETİ...




Bir gün öncesi...
Yemek sırasında : "Yarın Cumhuriyet ilân edeceğiz" dedim. Orada bulunan arkadaşlar, derhal düşünceme katıldılar. Yemeği bıraktık. O dakikadan itibaren, nasıl hareket edileceği konusunda kısa bir program yaparak arkadaşları görevlendirdim....

Bu kürsüden seslendi milletine!!

Cumhuriyetimiz Kutlu olsun..

Yaşasın Cumhuriyet, Yaşasın Cumhuriyet..




Milletimiz, Devletimizin var olma şuurunu sonsuza dek ayakta tutacak ve Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır...

Dimdik ayakta...

Efendiler, Meclis tarafından Cumhuriyet kararı 29/30 Ekim 1923 gecesi saat 20.30'da verildi. On beş dakika sonra, yani 20.45'te Cumhurbaşkanı seçildi. Durum, aynı gece bütün memlekete bildirildi ve her tarafta gece yarısından sonra yüz bir pâre top atılarak ilân edildi.

Yaşasın Cumhuriyet..
Hepimizin Bayramı kutlu olsun.


27 Ekim 2012

KISKANANLAR ÇATLASIN...kıskananlar çatlasın, kıskananlar çatır çatır çatlasın...(ben tadımdan çatlarken, kıskananlar her yerinden).




Ben dünyanın en güzel karısıyam. Ben dünyanın en güzel karısıyam. Ben dünyanın en güzel karısıyam. Ben dünyanın en güzel karısıyam. (Perihan Savaş'ın unutulmaz repliği)


BEN DÜNYANIN EN GÜZEL KEKİYEM. BEN DÜNYANIN EN GÜZEL KEKİYEM. BEN EN GÜZELEM:)
(Bu da aşağıdaki kekin kekliği işte.:))))


ÇATLAK KEK..



Malzemeler:

İçi: 
3 s.bardağı un, 1 s.bardağı zeytinyağı, 1 s.bardağı yoğurt, 1 s.bardağı tozşeker, 3 yumurta, 1 paket kabartma tozu, 1 paket vanilya, 1 limon kabuğu rendesi, 1 tatlı kaşığı tarçın, 1 s.bardağı iri kıyılmış ceviz, 2 tatlı kaşığı kakao

Üstü:
2 yemek kaşığı toz şeker, 1 çay bardağı fındık.

Yapılışı:

-1 s.bardağı şeker ve limon kabuğu rendesini karıştıralım.
-Daha sonra 3 yumurtayı şekere ekleyelim ve bembeyaz köpük olana kadar çırpalım.
-Zeytinyağı ve yoğurdu bu karışıma ekleyelim. 

-Başka bir kapta unumuzu eleyelim veya havalandırarak dökelim.
-Unun üstüne vanilya, kabartma tozu, tarçın ve cevizleri döküp harmanlayalım.
-daha sonra sıvıların olduğu kabı yavaş yavaş ve çırpmaya devam ederek unun üstüne dökelim.
-1 tahta kaşık kadar hamurdan alıp içine kakao ekleyelim. Ve az kakaolu hamur elde edelim.
-İyice yağlanmış ve un serpilmiş kek kalıbına hamurun bir kısmını dökelim.
-1 kaşık kakaolu hamuru orta kısmına gezdirelim.
-Kalan kek hamurunu da kalıba dökelim.

Üstü:
1 bardak kavrulmuş fındığı ince doğrayarak file haline getirmeye çalışalım. 2 kaşık toz şeker ile karıştırıp kek hamurumuzun üstüne serpelim.

180 derece önceden ısıtılmış fırında 30-40 dakika arası pişirelim. Soğuyunca kalıptan çıkaralım.

Afiyet olsun da, tabi tadından, kokusundan bayılmazsanız:)) 
   

Hafta sonu yaptım, soğuttum, paketledim. Belçika'ya küçük kuzuma gönderiverdim.
 Afiyetle yesin diye. Götüren de sağ olsun bu arada...


kek-liği kalıbında av-lar lar. Dilimine dilimine, bıçakları sokarlar. Buyurun arkadaşlar davetim var benim, Kek-liğim den bir dilim herkes yesin isterim.
ta ra ra ra ray ray rom...
(kafayı mı yedim ne?)


23 Ekim 2012

İNANMAK HER ŞEYDİR...


Önce bir anı: 




Bir Kurban Bayramı sabahıydı..

Hani kurban kesmediğimiz, onun yerine ihtiyacı olan, açlığı zirvede yaşayan bir ülkede bizim adımıza kurban kesilsin dediğimiz bir bayramın sabahı..

Mutfakta kahvaltı hazırlıyorum. Et ile uğraşmayınca, peynirli-zeytinli bir sofra. Ve televizyonda TRT1 sunucusu, akın akın 'Arafat' a çıkan hacıları gösteriyor.. Arkada usul usul bir fon müziği ve yumuşacık, sıcacık bir erkek sesi, La ilahe illallah, la ilahe illallah...diyerek ilahi okuyordu..Sonrasında ise sözler İngilizce.

Kimdi o sesin sahibi?. Bilmiyordum..

O anda düşündüğüm, hiç İngilizce bilmeyen bile, hiç ilahi dinlemeyip tesadüfen bunu dinleyen bile, hiç inamayan bile (töbe haşa); O kudretli 'la ilahe illallah' cümlesinin titrettiği yürek çırpınışlarını görmezden gelebilir mi? oldu..

Ben; sanmam diye düşündüm. Sizler de dinleyin belki sizlerde aynı veya farklı şeyler düşünürsünüz, kim bilir!..

***

Günün anlamı ve mesajı:   



MÜBAREK KURBAN BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN. HANELERİNİZ HAYIRLA, BEREKETLE DOLSUN.




Kurban Bayramı; Müslümanlar tarafından Hicri Takvime göre Zilhicce ayının onuncu gününden itibaren dört gün boyunca kutlanan bir dini bayramdır.

Ramazan Bayramı ile beraber İslam dinindeki en önemli iki bayramdan biridir.

Kurban Bayramı, aynı zamanda İslam âleminin her yıl Mekke’de hac  farizasını  ifa ettikleri vakittir. Bayramda da Bayram Namazı kılınır ve Bayram hutbesi okunur.

Dini kaynaklara göre İbrahim Peygamber, oğlu İsmail Peygamber’i Tanrıya kurban etmek ister. Ancak onun yerine bu manevi adanışın kabulü sebebiyle kendisine gönderilen bir hayvanı kurban eder.

Bu bayram adını Müslümanların Allah rızası için büyük baş veya küçük baş hayvan kurban etmesinden alır.

İslam dininde  Kurban, Allah’a yaklaşmak ve Allah rızasına ermek niyetiyle kesilen, kurban edilen, hayvan demektir. Kur’an’da geçen İbrahim peygamber ve oğlu İsmail ile ilgili kıssadan yola çıkarak, kurban kavramı:

Çok daha genel bir adanmışlığı, Allah için bireyin her şeyini feda edebilecek olmasını, Allah’a teslimiyeti ve ona karşı şükür içinde olmayı ifade etmektedir. (netten derleme)

Bu vesile ile; Mübarek Kurban bayramınızı tekrar kutluyorum. Hac görevini ifa edenleri de kutluyorum. Yüce Allahım(cc) bizlere nice bayramlara erişmeyi nasip etsin inşallah..





 Amin..


21 Ekim 2012

SONBAHAR'la VUSLAT'ım...




Nazlı nazlı akan bir ırmağın kıyıcığında, demleniyorum sakince..

Demlenmiş yaşam öyküleri, mimlemiş beni kendince..

Hadi diyor VuslaT; favorilerini anlat..

Dedim ki ona; her Eylül'de, Ekim'de, Kasım'da sonbahar renklerini sürerim dudaklarıma. 

Kızıl veya sarı. Bazen kalmalı desem de azıcık yeşilim, bazen kırmızı desem tam kızarmış değilim..

Kollarım, parmak uçlarım kahverengi, gönlüm kimde zaten belli..

Demlenmiş yaşam öyküleri, hadi anlat artık diyor bana: ne içersin, neyle aydınlanırsın, nedir senin olan ürün..

Tarana tarana lilin gufayiii, evimize köyümüze cici cicii ya na tafya ya na tafya.. (Masal-Hatıraların ayak izi..7)

Masal gibi bir hayatı içtim yudum yudum; bazen çayla, bazen bir tas çorbayla..
Acılar kah kararttı kah aydınlattı, bazen de mutluluğun mumları, kuzularımın kokuları..

Benim ürünüm iki güzel bahar..
İki eşsiz bahar..
Birinde hayat başlar, birinden düşer sarı sarı yapraklar..

Ne yapmayı severim, bilmem ki buna ne cevap veririm..Galiba bıkmadan, usanmadan 'Hayat; sen çok güzelsin' derim..

Sonbaharda, aklıma ölüm hariç her şey gelir. En çok da yalnızlık ve hüzün, tabi birde iki gözüm.

Sonbaharda kendime sessizliği, sakinliği yakıştırırım. En sarı renklerle hüzünlü halimi süslerim..

Ve sonbaharda yanımda hep olan şey; 

İçimde esen, dışımdan da hissedilen, bazen sert, bazen ılık rüzgarların sesidir desem!.

Son olarak, sonbaharda en çok hoşuma giden;



Yalnızlığımla batan güneşi izlemek, 



Kimsenin oturmadığı bir duvarda,



Hoşça kal trenini beklemek...

Hoşça kal hayat..
Her şeye rağmen, çok güzelsin, çok özelsin diyebilmek..

20 Ekim 2012

BANA YALANCI DİYEN KAHROLSUN..




BEN YALANCI DEĞİL, SADECE ZEYTİNYAĞLIYIM..

Suç mu?:))




ÇİĞDİM,
PİŞTİM,
ÇOK GÜZELDİM YENDİM, NEREDEYSE BİTİRİLDİM.
AŞAĞIDAKİ KADAR KALDIM,


SUÇ MU?:)) 

Malzemeler:

1 kg. dolmalık biber, 1 büyük kase pirinç (yaklaşık 1,5 su bardağı kadar), yarım çay bardağı kuş üzümü, 1 küçük paket çam fıstığı, 1-2 tane büyük kuru soğan, 1 tahta kaşık kuru nane, tuz, karabiber, 1 limonun rendelenmiş kabuğu, 1 su bardağı zeytinyağı, 2 kesme şeker(tüm zeytinyağlılara konur ama ben eşim şeker hastası diye koymuyorum).

Yapılışı:

-Kuru soğanları incecik doğrayalım. Önce çam fıstığını sonra kuru soğanları zeytinyağında kavuralım.
-Pirinci soğana ekleyip birazda öyle kavuralım ve pirinç ölçümüzün yarısı kadar kaynar sıcak su ekleyelim.
-Kuş üzümü, nane, karabiber, koyacaksanız şeker ve tuzunu ekleyip pirinçlerin suyunu çektirene kadar çok az pişirelim.
-Ocağın altını kapatıp iç harcımızın 15 dakika demlenmesini bekleyelim.
-Biraz dinlendirilen pirinçli iç harcımızı karıştırıp havalandıralım, içine 1 limon kabuğunu rendenin en ince tarafı ile rendeleyip, hazırladığımız dolmalık biberlere dolduralım. Biberlerin ağzını domates ile kapatalım.
-Sıcak su ekleyip yarım saat pişirelim. Biz ailecek biber ölünceye kadar pişirmeye karşıyız..

İsterseniz üstüne servis anında limon sıkabilirsiniz.

Afiyet olsun.




19 Ekim 2012

DUVARDAN ÇIKAN CAN..Ve SANA İNANMAYAN OLABİLİR Mİ?


Sana inanmayan duvar olmaz mı, bu manzarayı görünce!..




Giriş katını yani zemin katı sayarsak, ben 4. katta oturuyorum..

Ve bu ağacın kökü, karşı apartmanın bizim sokağı gören perde duvarında konuşlanmış. Yani bizim 3. kat hizasında duvarın arasından doğmuş..


Duvarın çatlağında doğmuş, sararan yaprağını dibine dökmüş..Altı en az 10 metre beton duvar .Üstü en az 5 metre duvar. Bu tohumun burada doğmasında, ağaç olmasında 'Yaradanın Hikmeti' var.. 



Diğer apartmanın yaklaşık 3. katı hizasına kadar da uzamış durumda..

Şimdi sormak lazım kendimize; o beton duvarda nasıl çıktı bu ağaç.

Hiç toprak yokken hayata tutunan görmediniz mi hiç?. 

İşte beton duvar, çatlaktan çıkan bu ağaç var. 

Yüce yaradan can verecekse, toprağa ihtiyaç var mı ki?.

Yüce Allahcc'ım, şükürler olsun bu güzel alemi göreyim diye beni yarattığın için. Bize kısmetler, bize çeşit çeşit nigmetler verdin diye. Sağlığım için, evlatlarım için, dostlarım için hamd olsun sana..

Hayırlı cumalar tüm inananlara...   

15 Ekim 2012

İŞTE O DÜNLER, GEÇMİŞTE KALAN GÜNLER.. -34




EFES OTELİ..34




Onu sadece iki kere gördüm.. 

İlk gördüğümde, melul mahsun merdivenlerin köşesinde oturuyordum, sabahın erken saatlerinde. Sarı evin köşesinde ki, ilk basamakta..


Köşesi sarı olan ev Dr.Gönül ablaların evi..



Belki pencere açılır, güzel bir iki ilaç kutusu verilir diye; hep beklediğim gibi bekliyorum sessizce. Hala Aspirin yap-bozum olmadı. Hala bir derece veya süslü bir ilaç kutusu bana denk gelmedi işte..


Böyle güzellerim hiç olmadı:(

Bende bir kaç tane yuvarlak sıradan boş teneke şişe var.. 
Bunlara benzeyen..
Gri bir tayyör var üstünde. Ceketin kenarları daha koyu griden biyeli. Sarı saçları ve çok güzel yapılmış topuzuyla melek gibi gülen bir yüzle evinin kapısını çalıyor:

Tak, tak, tak..

Baktıkça bakası geliyor insanın. O kapıyı çalarken ve kapının da açılması gecikmişken bende ona bakıyorum doya doya..



Saçları topluyken de, açıkkende tıpkı bu güzel, bu zarif yüze benziyordu: Dr.Gönül abla..
Kapı açıldı, Gönül abla bana gülümseyen bir bakış attı ve içeri girmeden önce:
*birazdan çocuklar sokağa çıkarsa, bağırıp çağırıp gürültü yapmamalarını söylersin değil mi küçük, güzel kız.. Nöbetten çıktım, biraz uyuyacağım. Sokak sana emanet..

Onu ilk gördüğüm gündü bu gün. 
Ve ilk kez, 
Ve son kez konuştuğum gün..

Hep duyardım adını. Çocuklara getirdiği kutuları annesi dağıtırdı, bilirdim. Ama onu hiç görmemiştim. Çoğu çocuk da görmemişti ya..

Evet o benim Gönül ablamdı şimdi. Diğer çocuklar, özellikle Ayla en iyi, en güzel kutuları alıyor olabilir ama Doktor abla bana emanet etti sokağı. Benimle konuştu. Bana göz kırptı..

Uzun bir süre sabahları hiç gürültü ettirmedim sokakta. Belki yine uyuyordur diye.. Uzun bir süre de görmedim bir kez daha. Ne evden çıkıp hastaneye giderken, nede eve geldiğinde..

Şimdi ise mahallede bir telaş bir telaş. 

Doktor Gönül evleniyormuş..

Hemde Büyük Efes Otelinde..

Aaaaa!!!

Vay beee!..

Herkes bunu konuşuyor..Herkes bundan bahsediyor.

Gönül çok zengin bir Profesörle evleniyormuş. Balayına (balayı ne ya) İsviçre'ye kayak yapmaya gideceklermiş (aaaa şimdi kar olmaz ki..Bu arada kar ne, kayak yapmak ne Nermin'in kartpostallarından öğrenmişdim)..Sonrada ver elini Amerika'ya.

Sen ne giyeceksin, ben ne giyeceğim..Başka kimler davetli ki..Gelinliği nasılmış. Düğünde yemek bile varmış..

Yaaa; ev düğünü değil ki, sanmam yemek yoktur herhalde. 

Kapı önü sohbetlerinin en birinci konusu bu. Günlerin, sohbet, mevlüt vs. toplantıların da tabii ki..

Bu arada ben, ilk defa sinemaya da gittim, bütün mahalle ile birlikte ama düğünden sonra anlatacağım sizlere.. 

Çünkü Gönül ablamın düğünü daha önemli.. 
  

Düğün günü geldi çattı..
Herkes karınca kararınca takı hediyesini aldı, giyindi, süslendi püslendi..

Efes Oteline doğru yola çıktık mahalleliyle birlikte. İzmir'in, hatta Egenin en ünlü, en ihtişamlı, bizler için ise en ulaşılmaz oteline gidiyoruz. Öğlen saatlerinde başlayıp akşam üzerine kadar sürecek yemekli düğün akrabalara ve bizlere, akşam ise doktor arkadaşlara bir gece klubünde balo..



Efes Otelinin kapısında, görevliler karşıladı bizleri; düğüne gelenleri ayrı bir görevli, otelde kalmaya gelenleri ise ayrı bir görevli. Otelin İzmir Körfezini de gören çatı katında idi beklenen düğün. Salona girer girmez ağzımız açık kaldı. Kocaman bir orkestra yeri, bembeyaz örtülü, üstünde çiçekler olan masalar. Masa örtüsünün üstünde pırıl pırıl parlayan bardaklar, tabaklar, çatal ve kaşıklar. 

Gönül ablanın ailesi ve diğer birkaç kişi kapıda misafirlere hoş geldiniz diyorlar. Tüm komşular için iki büyük, uzun masa ayrılmış. Oraya oturtulduk. Mahalleliyi aldı bu iki masa. Demek ki tüm mahalle davetli değil düğüne yada beyler gelmeyince yeterli oldu ayrılan iki yer.

Her neyse. Orkestra yerleşti. Salon misafirlerle doldu taştı. Garsonlar pire gibi, dört dönüyorlar etrafta..

Veeee!!!

Orkestra devrede.

La Cumparsita...

Konfetiler havada..Gelin ve damat göründü kapıda..
       
Aman yarabbim. Herkes çılgınca alkışlıyor. Ah! gelin ve gelinlik müthiş güzel, ne kadar asri.. Damat Paris'ten getirtmiş diyorlar. Fransız küpürü şekerim dantelleri. Bak bak gördün mü duvağı ne kadar uzun. Ay çok güzel olmuş Gönül, bebek gibi..


    



İşte bunlar gibi..Dantel ve çok güzel.. 
Nikah kıyıldı. Danslardan tangolar, valsler yapıldı..Masalara geldi kanepeler, ordövrler (anlamadım, bu süslü yiyeceklere neden böyle isimler takmışlar)









Kanepe ve ordövr tabakları..
Her şey çok güzel görünüyor. İnsanlar şaşkın. İlk defa kanepe ve ordövr tabağı ile karşılaştı bizim mahalledeki herkesler.. Çoğu bildiğimiz şeydi; küçük küçük ekmeklerin üstünde salçaya benzeyen soslar, zeytinli, sucuklu, domatesli turşular. Üstüne bir de çubuk batırmışlar. Bazı tabaklarda çeşit çeşit peynirler, havyar ve füme etler, salamlar, sosisler, börek ve kurabiyeler. Daha salata ve tatlılardan bahsetmedim bile. Yemekleri hatırlamıyorum sadece yemeğe çorba ile başlandı biliyorum. Diğer şeyleri unuttum, masada ilk defa gördüğüm şeylere odaklanmış durumdayım.

Çoğu şeyin ne olduğunu bilmiyorum. Mesela peynir çeşitlerine el sürmem ama sosisli börek neymiş, salamlı üçgen tostun tadı nasılmış merak ediyorum. Bunlardan tadacağım. Ağzımdaki lokmayı çabuk yutacağım ardından hemen onlardan birer parça alacağım..

Alabilecek miyim. Galiba hayır. Annem karşımda oturuyor. Suratı, ifadesi ağlamaklı. Çok çabuk sinirleniyor, bana sık sık kızıyor yine..

*Ah diyor. Ah güzel kızım. Behire'm ne halde ki şimdi..

Cicianne, düzelir merak etme diyor birileri.. Benim aklım sosisli sigara böreğinde. Ayrıca tabakta da çiçek gibi açmış sosisler var. Annemin gözlerinin içine bakarak çatalımı uzattım sigara böreğine. Bir bakış baktı ki bana, sıkıysa batır çatalı böreğe.

*Başka şey ye. Domuz etinden yapılmış o sosisli börekler, tabaktaki salamlar. Sakın onlardan yeme. Onu yersen, bunu da yersin.

Eli masaya dayalı, dört parmağının ucu çaktırmadan havada. Anladım anne. Peynir yemem, sosis yemem, salam yemem, soğuk etten yemem, bilmediğim hiçbir şeyden yemem. Senin izin vermediklerine elimi bile sürmem..

Ben Gönül ablamı seyrederim, gerekirse sadece kuru ekmek yerim..

Bütün gün boyunca ikinci ve son kez gördüğüm Gönül ablamı seyrettim. Çorbadan başka hiçbir şey yemedim, içmedim.

Uzun uzun baktım ona; kah ben gelin Gönül oldum, kah Gönül ablam benim içime doldu..

Hayatımda hala hiç sosis yemedim. Salam tadı nasıl bilmedim. 

Ne o düğünü unuttum, ne bana güzel kız demesini, sokağı bana emanet etmesini..

Yıllar sonra bir film izledim. Sarışın güzel bir kadını, topuzlu, güler yüzlü bir kadını.

Gözlerinde hüzün gördüm. Sözlerinde sevgi. Adı Sema'ydı. Sema Özcan. Tıpkı Gönül ablama benziyordu. 

Onu çok sevdim. 
Beyazperde de görmeyi, Gönül ablamı görmek gibi bildim.




Sema gökyüzü demek. Masmavi, bazende bembeyaz bulutlar, taa Amerika'ya bile gidebilirler..

*Küçük güzel kız seni çok özledi derler doktor ablama. O gün sigara böreklerinden hiç yemedi. Sosise salama hala el bile sürmedi.. 

O; bir gün buralara gelecek, nöbetten çıktığında rahat rahat uyuyasın diye, tüm sokakları sessizce bekleyecek..

Bir zamanlar Efes Vapurundayken, köpüklerden dilek tutmuştu, leylekler duysun diye..

Bugün de Efes Otelinde, mektup yazdı bizim üstümüze, sen gideceğin yerden oku diye.. 


  

12 Ekim 2012

HUZURUN EVİNDE, GÖZÜME KUM ÇARPTI...



BENCE HERKES HİÇ OLMAZ İSE BİR KEZ ONU OKUMALI...



Bir sabah verandadan bakıyordum, 
Güneş ağaçların yapraktan taçları üzerinde yükseliyordu; 
Gönlümün kapısı açıldı birden, içine dünyalar doldu; itişen, kucaklaşan dünyalar. 
Sevinç! her yanda sevinç.

VuslaT
 sonlu' da sonsuz' u bulmanın sevinci. 

Dünya denen bu bayrama beni de çağırdılar.
Rebabımı alıp koştum.










RABİNDRANATH TAGORE:
Sir Rabindranath Tagore 6 Mayıs 1861’de Kalkütta’da doğdu. Babası Maharishi Debendranath Tagore, zengin bir Brahmandı. Edebiyatla çocuk yaşta ilgilendi. 1878’de bir kardeşiyle birlikte İngiltere’ye gitti. Londra’da, University College’de hukuk öğrenimi yapmak istiyordu. Ama kısa süre sonra Hindistan’a döndü. 1878’de ilk kitabını, Bir Şairin Masalı’nı yayımladı, Mrinalinidebi adlı bir kadınla evlendi. 

Tagore, 1913’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldı. İki yıl sonra da "Sir" unvanıyla ödüllendirildi. Altmış sekiz yaşında resim yapmaya başladı; Moskova, Berlin, Münih, Paris, Birmingham ve New York’ta sergiler açtı. Müzikle ilgisi çocukluğuna kadar uzanıyordu; üç bini aşkın şarkı bestelemişti. (1901 yılında sahip oldukları Huzurun Evi (Santiniketan) adlı çiftlik eviyle aynı adı taşıyan özel okulu, 50 yıl sonra uluslararası devlet üniversitesi olarak kabul edilmiştir).




'Bütün insanların ruhlarının tek hakimi sensin' adlı şarkısı 1950 yılında Hindistan'ın ulusal marşı haline getirilen Rabindranath Tagore, 7 Ağustos 1941'de, 80 yıl önce doğduğu kent olan Kalküta'da yaşamını yitirdi.



Yazdıklarını İngilizceye kendi çeviren şairin yüz bini aşkın dizesi vardır. 


Eserleri
Roman: Gözünde Kum (Cokher bali, 1903), Deniz Kazası (Naukadubi, 1906), Ev ve Dünya (Ghare-Baire, 1916), Baharın Dönüşü (Phalguni, 1916), Kırmızı Zakkum (Raktakarabi, 1924), Dört Bölüm (Car adhyay, 1934) Şiir: Adak (Naibedye, 1901), Karşıya Geçiş (Kheya, 1906), İlahiler (Gitanjali, 1910), Şarkılar (Giti-malya, 1914), Şarkılar Dizisi (Gitali, 1914)
Dram: Postane (Dakghar, 1912)
Anı/Deneme: Yaşamdan Anılar (Jibansmriti, 1912), Uygarlık Buhranı (Sabhyatar sankat, 1941)


LOTUS Çiçeği..


Üst üste yığılan bulutlarla ortalık kararıyor.
Ey sevgili, neden beni kapının dışında yanlız başıma bekletiyorsun?

Öğle vaktinin işle dolu anlarında kalabalığa karışığım. Ama bu karanlık, ıssız günde tek ümidim sensin.


Eğer bana yüzünü göstermezsen,
Eğer beni büsbütün bir kenarda bırakırsan, bu uzun ve yağmurlu saatleri nasıl geçireceğimi bilmiyorum..

Göklerin taa uzaktaki karanlığına bakarım ve kalbim durup dinlenmeyen rüzgarla beraber hıçkırarak dolaşır.






Emin olarak biliyorum ki, lotusun yüz yaprağı sonsuza kadar kapalı kalmayacak, 


Işık, benim ışığım. 
Dünyayı dolduran ışık, 
Göz öpen ışık,
Kalp tatlılaştıran ışık!.

Sevgilim, ışık hayatımın içinde dans ediyor.
Sevgilim, ışık aşkımın tellerini titreştiriyor.
Gök açılıyor, rüzgar çılgınca koşuyor, kahkaha dünyayı dolaşıyor.

Günler ve geceler geçer ve 'çağ'lar çiçekler gibi açıp solarlar. Sen beklemesini bilirsin..

Bütün benliğim, sahip olduğum her şey,
Bütün ümidim ve aşkım, her zaman gizliliğin derinliği içinde sana doğru aktı.
Gözlerinden doğru bir tek bakış gelsin, benim hayatım bütünüyle senin olacak.

Çiçekler örüldü ve damat için çelenk hazırlandı. Düğünden sonra gelin, evini terk edecek.
Ve efendisiyle gecenin ıssızlığında buluşacak..

Buradan giderken ayrılış sözüm şu olsun ki, 
Görmüş olduğum, erişilmez bir şeydir.

Işık okyanusunun üzerinde yayılan bu lotusun saklı balından tattım ve onun için ben artık mutluyum.
Ayrılış sözüm bu olsun..

Sen beni bu neşenle sonsuzlaştırdın...

Dizeler GİTANJALİ'den. Ortasından, sonundan. Ve tekrar en başından..
Hayat da böyle dönmez mi?. Çığlık çığlığa başlar.. Neşeyle, sevgiyle, mutlulukla, mutsuzlukla, başarı ya da başarısızlıkla. Bazen yalnız, bazen kalabalıklar arasında. Bazen sessiz sakin, bazen telaşla yürürüz de yürürüz hayatın ortasında.. Sonra sessizce çeker gideriz ebedi yaşantımıza.. 

Ve bir başka can ile yeniden başlar hayat; taa en başından...


11 Ekim 2012

BU NE GÜZEL BİR AŞK..



AŞK..


SİZ HİÇ BU KADAR BİRBİRİNE YAKIŞAN ÇİFT GÖRDÜNÜZ MÜ?.


Bu çok saf, bu çok duru, bu çok zarif bir birliktelik..

Su;
Neye değerse ona değer katıyor. 
Nerede kullanılırsa kullanılsın, kullanıldığı yeri anlamlandırıyor.



Su gibi aziz ol derler.
Su gibi devlet bul..
Bir içim su..
İçtikleri su ayrı gitmemek..
....

Su üzerine binlerce yazı yazılabilir. Binlerce şey söylenebilir.
Bence yazılana, söylenene değil, şu birlikteliğe bir bakın.

Bu ne güzel aşk.
  


Güzel aşkları suya yansıtmak gerek..

Taç mahal..Dünyanın suya yansıtılan en eski aşkı..

Fotoğraf Sanatçısı Sn.Dripta ROY'a bu güzel su-meyve aşkını sizlerle paylaşmama izin verdiği için teşekkürlerimle...

Fotoğrafları o kadar çok sevdim ki, sizlerle paylaşayım dedim..Beğendiniz değil mi?.